Beyaz Geceler |
Burada, o çok sevdiğim kitaplardan alıntı yapmak, çoğu yıllar önce yaşamış, kendime yakın görme küstahlığında bulunduğum büyük yazarların yazdığı, unutmak istemeyeceğim paragrafları ölümsüzleştirmek için not tutuyorum. Bu blog'u tutma vesilesiyle de, hem kitaptan ya da yazardan haberdar olmayan kişileri, onların varlığından haberdar ederek yaşamış-ölmüş yazarlara bir şekilde borcumu ödüyorum, hem de bu uğurda daha da fazla kitap okuyup misyonerliğimi bahane ederek, daha da çok içime kapanmayı hedefliyorum. Kısaca bu kişisel bir blog değildir, bu; hakkında "iyi ki okumuşum" dediğim cümlelerin derlendiği bir not defteridir. |
Dostoyevski; çocukluğunu ayyaş bir baba ve hasta bir anne arasında geçirmiş olmasaydı, on altı yaşındayken annesini veremden kaybetmeseydi, babasına karşı ölüm haberini aldığında mutlu olabilecek derecede büyük bir kin duymasaydı, yirmi sekiz yaşında altı ay hapiste yattıktan sonra tam idam edilecekken bir rus çarı tarafından son anda affedilmeseydi, tıpkı annesi gibi veremli bir kadınla evlenip, akabinde onu da erken kaybetmemiş olsaydı, kumar borçlarını ödeyebilme uğruna normal bir insanın bir haftada okuyacağı kitabı üç günde yazmak zorunda kalmasaydı, belki de en önemlisi epilepsi hastası olmayıp, her an bir sara krizi geçirme ihtimalinin sırtına yüklediği yükten doğan stresle yaşamak zorunda kalmasaydı, ne o yazdığı şeyleri yazabilecekti, ne de biz yazdığı şeyleri okuyabilecektik. Belki de sayısız insan şu an olduğu gibi biri olamayacaktı onun yokluğunda. En azından ben aynı ben olamayabilirdim, bunu biliyorum. Acı bazı insanları güçlendiriyor, buna inanıyorum.
(Source: grimavi)
Hiç kuşkusuz, dostluk, bireyler arasındaki dostluk hava cıvadır ve okuma bir dostluk biçimidir. Ama en azından dostluğun samimi bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik olması ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir. Dahası o, öteki dostluk biçimlerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur.
Ancak burada Schiller’in karısının bütün sevimliliğine karşın aptal bir kadın olduğunu belirtmek zorundayız. Bunu, aptallığın güzel bir kadının güzelliğine güzellik kattığını bilmemize karşın belirtmek zorundayız. Öyle kocalar vardır ki, karılarının aptallığından büyük sevinç duyarlar, bunu çocuksu bir safiyetin belirtisi gibi görürler. Ey güzellik, sen nelere kadirsin. Ruhsal yeteneksizlikler, kusurlar güzel bir kadında iticilik yaratmak şöyle dursun, ona ayrı bir çekicilik kazandırıyor. Ayıp diye nitelenen şey güzel bir kadında sevimli duruyor. Kadından güzelliği alın, kendisine sevgi değilse de saygı duyulmasını sağlayabilmek için kadının erkekten yirmi kat daha fazla akıllı olması gerektir.
Dondurucu soğukta paltosuz, yalınayak da dolaşabilirim. Ne yapayım katlanırım. Uysal küçük bir insanımdır… ama el alem ne der? Düşmanlarım, dilleri zehir saçan o canavarlar daireye paltosuz geldiğimi görünce neler söylemezler! İnsan paltoyu, belki çizmeyi bile başkaları için giyer. Çizmeye, paltoya gururumu korumak için ihtiyacım var. Delik bir çizmeyle bir paralık olur gururum. İnanın bana, bunca yıllık tecrübelerime inanın. Bir takım yazar bozuntularını, kağıt karalayıcılarını bırakın, beni dinleyin.
Mutluyduk… Ah, hem keder hem sevinç dolu ne saatlerdi onlar! Şimdi anımsadıkça tatlı bir elem sarıyor içimi. Anı tatlı da acı da olsa her zaman ıstırap verir insana. Belki başkası öyle değildir ama, ben duyarım bu ıstırabı. Ama tatlıdır bu ıstırap. Kalp acı çekmeye, ezilmeye, sıkışmaya, kederlenmeye başladığında anılar onu, gündüzün sıcağında kavrulmuş cılız, zavallı bir çiçeği akşam serinliğinde çiy tanelerinin canlandırdığı gibi canlandırır.
Önce, bir işe yaramadığımı, insanların gözünde çizmemin delik tabanı kadar ehemmiyet arz etmediğimi sezinledim. Kendimi adam yerine koymakla akılsızlık ettiğimi düşündüm. Aşağılık, iğrenç bir insan olduğum kanısına vardım sonunda. Kendime saygımı yitirince erdemlerime olan güvenim de sıfıra indi. Bu durumda mahvolmak kaçınılmaz bir sondu benim için elbette. Kaderim böyleymiş suç bende değil.
Size neler borçlu olduğumu biliyorum! Sizi tanıdıktan sonra kendimi daha iyi anladım. Sevmeye başladım sizi. Daha önceleri yapayalnızdım meleğim, yaşamıyor da uyuyordum sanki dünyada. Düşmanlarım yüzümde bile kusur buluyor, küçümsüyorlardı beni. Sonunda ben de kendi kendimi küçümsemeye başlamıştım. Kafasız olduğumu söyleye söyleye inandırmışlardı beni buna. Sizse karanlık dünyamı aydınlattınız. Yüreğim de ruhum da aydınlığa, huzura kavuştu. Başkalarından aşağı olmadığımı anladım. Yalnızca göze batan davranışlarım, kibar davranışlarım, yani cilam yoktu, ama insandım gene de, yüreğimle, düşüncelerimle insanım.
Ah dostum! Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. Mutsuzlar, zavallılar daha da mutsuz, zavallı olmamak için birbirinden kaçmalıdırlar.
Evet, yalnızım; çünkü ne zaman aşka büyülensem, o çok eski korkum bana yaralı kendimi hatırlattı… Ne zaman aşkla büyülensem aynı anda ayrılığın o korkunç hüznü kalbimi yaraladı. Suç senin değil, benden af dileme sevgili.. Suç, sana bunca haksızlık ettiğim halde beni her şeye rağmen seven o kanayan kalbinde.. Suç, sana gelene kadar karşılıksız sevdiğim için beni bana düşman eden onca insanda.
Son bir ayda olanları şöyle bir gözden geçirir, kesin bir sonuca varırsam, sanıyorum kurtarırım kendimi. Çeviremez beni artık o girdap. Yazmak istiyor canım gene. Bazı akşamlar boş oturmaktan sıkılıyorum. Çok tuhaftır, sırf bir şey yapmış olmak için kasabanın pis kitaplığından Pol De-Çok’un kitapları okuyorum. Oysa nefret ederim o yazardan. Ama gene de okuyorum… Şaşıyorum kendime: Henüz taptaze anılarımın çekiciliğini ciddi bir kitapla ya da uğraşla bozmaktan korkuyorum sanki. Bu acayip düş de onun bende bıraktığı tüm izlenimler de benim için öylesine değerli ki, her şey bir anda uçup gitmesin diye ona yeni bir şeyle dokunmaktan çekiniyor gibiyim. Sahi değerli mi benim için bunlar? Elbette değerli. Belki de kırk yıl sonra tekrar anımsayacağım…
Yazmaya başlıyorum artık. Zaten kısa anlatabileceğim her şeyi. İlk etkisi geçti çünkü…
Bu bayağı kalabalığın iğrençliğini görmezlikten gelmek, oldukça aristokratik bir davranıştır kuşkusuz. Ne var ki, kimi zaman bunun tersi, yani bayağılığı fark etmek, söz gelişi hiç değilse saplı gözlüklerle onu incelemek, en azından o kadar aristokrat olmaktadır. Bu kalabalığı, pisliği, eğlenmeniz için hazırlanmış bir çeşit oyun görseniz bile böyledir bu. Kendiniz de katılabilirsiniz onların arasına. Ama sizin bir gözlemci olduğunuzu, bu kalabalıkla ortak hiçbir şeyinizin bulunmadığını bir an çıkarmamalısınız aklınızdan.
Havanın kararsız olduğu günlerden birini yaşıyoruz, kırların otları hala kuru ama artık akşamları yaz sıcağı yok. Karanlık daha erken iniyor ve günbatımıyla birlikte topraktan başka bir koku yükseliyor; bu, sonbahara özgü ağır bir koku. Aslına bakarsan, bundan hoşnutum. Yaz aylarında hep bir başıboşluk duygusuna kapılıyorum. Hava sıcak oluyor, dikkatimi yoğunlaştırmakta güçlük çekiyorum, başım hemen ağırlaşıyor ve uyuklamaya başlıyorum. Yazma eylemi kuzey ya da kış iklimlerine daha uygun düşüyor sanki. Dışarının soğuğu ve günün kısalığı işleri kolaylaştırıyor. İnsanın kendi kendiyle derin bir biçimde başbaşa kalabilmesi için uzun bir sessizlik ve karanlık saatler gerekir.
Umudu yeşertmek gerekir. Bütün yolları kapamak, sadece bizim hayatta kalabileceğimizin garanti edildiği bir sığınağa kendimizi kitlemek neden? Son yıllarda giderek artan bu felaket tellalığından nefret ediyorum, kıyamet öngörülerinden nefret ediyorum, insanın kendi yetersizliğini, biraz daha ileriye bakabilme konusundaki yeteneksizliğini maskelemek için kayıtsız davranmanın çok daha basit bir yol olduğunu düşünüyorum.
Oyalanırken, hayatı harcarken, sonunda bir sabah uyanırsın, aynaya bakarsın ve tanımadığın bir kişiyi görürsün karşında. Ben kimim? Nereye gidiyorum? Ne yapıyorum? Bilmiyorum. Başkalarının yaptığını yapıyorum. Böyle yaşayıp gidiyorum ve bu yetiyor, bunun bana yetmesini sağlıyorum.
Bu tür bir yaşantıda bir zamanların maddi yoksunluğundan farklı bir manevi yoksulluk vardır. Bu içsel bir yoksulluktur ve korku vermekten çok, küçük düşürücüdür. Her birimizin içinde var olan büyük zenginliği, büyük kudreti küçük düşürür. Mektubumun başında yazdığım ışık yoksunluğunu neden bu sözlerime bağlıyorum biliyor musun? Çünkü inanıyorum ki, insanın bu kendinden kaçışının temel unsurlarından biri, sessizlik ve kendi kendiyle başbaşa kalma halinin sağlanabileceği durum ve yerlerin yokluğundan kaynaklanıyor.
Yalnızlık, insanın kendi kendiyle bir içtenlik yaşayabilmesi için bulunabilecek en olağanüstü yoldur. Ve belki yadırganabilir ama, yalnızlık aynı zamanda iletişim kurmayı öğrenebilmek için de en iyi araçtır. Sadece kendi kendimi tanıyarak, yani kendi içsel dünyamı tanıyarak bir başkasının içselliğine hitap edebilirim. Bizler çevremizde havada uçuşan sözcüklerin daimi hedefiyiz, onların çemberine kıstırılmış, sözcüklerce boğulmuş ve boğazlanmış durumdayız. Söyleyecek şeyler azaldıkça söylemek için yaratılan teknik araçlar artıyor. Belki trajikomik ama böyle. Hiçbir şey söylememek için sözcük ırmakları akıyor. Kendimizi giderek daha yalnız hissetmek için akan sözcük ırmakları.
Dostoyevski; çocukluğunu ayyaş bir baba ve hasta bir anne arasında geçirmiş olmasaydı, on altı yaşındayken annesini veremden kaybetmeseydi, babasına karşı ölüm haberini aldığında mutlu olabilecek derecede büyük bir kin duymasaydı, yirmi sekiz yaşında altı ay hapiste yattıktan sonra tam idam edilecekken bir rus çarı tarafından son anda affedilmeseydi, tıpkı annesi gibi veremli bir kadınla evlenip, akabinde onu da erken kaybetmemiş olsaydı, kumar borçlarını ödeyebilme uğruna normal bir insanın bir haftada okuyacağı kitabı üç günde yazmak zorunda kalmasaydı, belki de en önemlisi epilepsi hastası olmayıp, her an bir sara krizi geçirme ihtimalinin sırtına yüklediği yükten doğan stresle yaşamak zorunda kalmasaydı, ne o yazdığı şeyleri yazabilecekti, ne de biz yazdığı şeyleri okuyabilecektik. Belki de sayısız insan şu an olduğu gibi biri olamayacaktı onun yokluğunda. En azından ben aynı ben olamayabilirdim, bunu biliyorum. Acı bazı insanları güçlendiriyor, buna inanıyorum.
(Source: grimavi)
Beni bu duruma neyin getirdiğini, kafamın hep neyle dolu olduğunu siz de biliyorsunuz. Bütünüyle umutsuz olduğum, sizin gözünüzde bir değerim olmadığı için açık söyleyeceğim: Her yerde yalnızca siz varsınız benim için. Gerisine boş veriyorum. Niçin böylesine seviyorum sizi, bilmiyorum. Belki de güzel bile olmadığınızı biliyor musunuz? Düşünün bir kere, güzel olup olmadığınızın bile farkında değilim. İyi yürekli olmadığınızı biliyorum mesela, hatta aklınız da hep kötüye çalışıyor gibi.
Şöyle bir gün hayal ediyorum:
İyi kazandığım bir işte bir kaç yıldır çalışıyormuşum, birikmişte baya bir param varmış. Tercihen, belli bir semte...
Herkes farklı olmak istiyor. Herkes kendisinin, başkaları tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir cevher olduğuna inanmak istiyor. Kıymeti bilinemeyen...
Dostoyevski; çocukluğunu ayyaş bir baba ve hasta bir anne arasında geçirmiş olmasaydı, on altı yaşındayken annesini veremden kaybetmeseydi,...